Ana Menü
Ana Menü
Ana Sayfa
Forumlar
İncelemeler
Köşe Yazıları
Şiirler
Biyografiler
Resim Galerisi
Linkler
Arama
Haber Arşivi
İletişim
Haber Kategorileri
Bilişim
Sinema
Türkiye
Güncel
Spor
Ortadoğu
Politika
Kültür ve Sanat
Röportajlar
İnsan Hakları
Medyadan Seçmeler
Dünya
Ekonomi
Sağlık
Yaşam
Doğal Hayat
Eğitim
Kitap Dünyası
Dergiler
Eynas.net
Müzik
Eylemler
Konferanslar
Seminerler Antalya
Çeviri
İpek Yolu
Images: 0000092.jpg

Haksöz Haber
Kitap Dünyası


TÜRKİYE'DE İSLAMCILIK VE İSLAMİ EDEBİYAT

BiYOGRAFİ
Images: 0000170.jpg
M.Bin Nebi

Kur'an Nesli İnşaa Projeleri
Images: kuran.jpg

ÖZGÜR-DER
Images: ozgurder2.jpg

Divan Halı
Başlığı Görüntüle
Eynas.net | TOPLUM VE İNSAN | İnsan
Yazar İNSANIN DÖRT ZİNDANI...
irfan
İnsanca ve Özgürce

Mesaj Sayısı: 18
Katılım Tarihi: 23.03.08
Mesaj Tarihi 21-04-2008 18:35
İnsanı zorlayıcı dört güç vardır...İlk olarak, irade sahibi, bilinçli ve yaratıcı insan, ilk zorlayıcı gücün, doğa'nın baskısı altındadır, bu zorun tutsağıdır. Natüralizm, tabiat temeline özellikle yaslanmaktadır ve oldukça önemli bir gerçeklik payı vardır. İkinci zorlayıcı güç, tarihin baskısıdır. Tarih felsefesi buna, bu temele dayanmaktadır. Emerson'a "Tarih nedir?" diye sorulunca, "Nedir tarih olmayan ki?" diye karşılık vermiştir. Varolan herşey, tarihin ürünüdür. Tarih'i temel belirleyici sayan görüşe göre benim niteliğimin yaratıcısı, benim tarihimdir. Tarihim benim elimde olmadığına göre ben de kendi elimde değilim. Üçüncüsü Sosyolojizm'dir. Toplumu temel ve asıl belirleyici kabul eden, bireyi yadsıyan, toplumun bireyi oluşturduğunu ileri süren görüştür.

Aslında ben ne Naturalizm'i, ne Sosyolojizm'i, ne de Historizm'i tümüyle yadsıyorum; üçünü de kabul ediyorum. Ancak benim kabul edişim şu anlamdadır: İnsan-ki asıl onu anlatmak istiyorum-, bu varlık seçebilir, seçme yeteneği ve imkanı vardır. Bu varlık kendi gelişim ve olgunlaşma süreci içinde gerçekten de bir açıdan ve bir bakıma doğal ve maddi bir oluşum, bir görüngü, bir bakıma Tarih'in biçimlediği bir görüngü, bir bakıma çevre ve toplumun biçimlediği bir görüngüdür.

Bir boy (aşiret) düzeni içinde, boy düzeni yaşama biçimi bireylerin üzerinde ruhsal ve düşünsel özellikler meydana getirebilir, boy düzeninde yaşayan bu yaşama biçimini seçmiş değildir, hiç kimse bunu seçmemiştir, özel bir toplum ve üretim düzeni onları ister istemez çadırda oturan göçebelir durumunda kılmıştır, üretim düzenleri bunu gerektirmiştir. Tabii şartlar da bir başka topluluğun avcılığa koyulmalarına, avcı olmalarına, ormanda yaşamalarına yol açmıştır. Ya da yine bu şartlar bazı boyların başka özellikler kazanmalarını, sonunda tarım aşamasına girmelerini, bu aşamada da yerleşik düzene geçmelerini, köy ve kentlere yerleşince de artık değişmesini sağlamıştır. Bu değişim seçimle olmuş değildir. Üretim düzeni biçiminin bireye etkisinden dolayıdır. Yani 'beşer' gerçekten de Doğa'nın onu oluşturduğu gibi, gerçekten de Tarih'in onu biçimlemekte olduğu olur. Halı desenleri çizmekle uğraşan ve çok büyük bir sanatkar olan Terhan sanatkarlarından birisi anlatıyordu:


Cezaevinde mahkûmlara halı dokumacılığı öğretmeye çağrıldım. (Bu olaya iyi dikkat ediniz, insan üzerindeki dış etkenlerin ne denli etkili olduklarını ve insanın ne denli eğitime yatkın olduğunu gösteriyor.) Ben şunu ileri sürdüm: Bir kimseye gerçekten zarif ve sanatkârca halı dokumasını öğrettiğim ve o iyi bir sanatkâr olabildiği takdirde, onun bağışlanmasını, affını isteyeceğim, siz de kabul edeceksiniz! Şartımı kabul ettiler. Kendilerine öğreticilik ettiğim kişiler çoğunlukla ağır suçlar işlemiş olanlardı ve 'kötülük', katı yüreklilik gözlerinden belliydi. İşte bu kimselere halı dokumasını öğretmeye başladık. Halı dokumasında gözlerin ve parmak uçlarının dikkat etmesi gereken zevk inceliği, renkleri iyi tanıma ve ayırma ve birbirleriyle uyuşturma için gerekli ince zevk ve duygu, halının zarif ve sanatkârca nakışlarındaki gözellik, bütün bunları tanımaya başlıyor ve sonra dokuyorlar, yaratıcılıklarını tadıyorlardı. Bütün bunlar ruhu o derece inceltiyor ve duygu veriyordu ki, belki kan dökmekten ve öldürmekten zevk alan adam, sanatla uğraştıktan bir süre sonra ruhsal bir güzellik kazanıyor, öyle ki kimi zaman bir arada oturup ben şiir, örneğin irfanî şiirler okumaya başladığımda, aynı adamın gözyaşları yavaşça süzülmeye başlıyordu.

O kadar katı ve sert bir ruh bu kadar yumuşak ve latif olabiliyor. Demek ki dış etkenler bu katılığı ona vermiş, o da mensup olduğu toplumsal çevre düzeni farklı olduğundan böyle olmuştur. Şimdi çevresi değişince, yeni çevresi onda bu letafeti ortaya çıkarmış oldu. Ne bu letafet dolayısıyle onu aşırı övmemiz, ne de o katılık dolayısıyla suçlamamız gerekir. Bu Sosyolojizm'dir ve bir ölçüde doğrudur da!

Fakat benim söylemek istediğim şudur: Sosyolojizm'i, Materyalizm'i, Naturalizm'i veya tarihselcilik akımı ( Historizm ) bütünü ile yadsımak ve onların temel etken olarak ileri sürdüğü şeylerin hiçbir etkisi olmadığını ileri sürmek istemiyorum. Aksine bu etkileri kanıtlamak ve doğrulamak istiyorum. Fakat sözüm şudur ki insan, oluşum (werden şoden) süreci içinde, bu zorlayıcı güçlerin baskısından kurtulur, kurtulabilir.

Dördüncü zindan, zindanların en kötüsüdür, insan bu zindanda tutsakların en acizi durumundadır. Bu zindan, 'Kendim'dir. Şaşılacak şeydir ki tarihin akışı boyunca insan önce anılan üç zindandan kurtuluşunu daha ileri ölçüde saylayabilmiş olmasına, bugün bu üç zorlayıcı gücün baskısından her çağdakinden daha fazla kurtulmuş bulunmasına, bu üç zorlayıcıya her zamankinden fazla egemen olmasına karşın, dördüncü zorlayıcı güç, yani 'kendi'si, kendi zindanı karşısında da her dönemden daha çok, hatta teknoloji'ye sahip bulunmadığı, doğal bilimleri bulunduğu, Toplumbilim ve Tarih Felsefesini kavramamış bulunduğu dönemden daha çok çaresiz, acizdir. Çağdaş insanın bu dördüncü zorba gücün tutsağı durumunda kalışı, ilk, ikinci ve üçüncü zindandan kurtuluşunu da yararsız ve anlamsız kılmaktadır. Çağımızda Doğa, Tarih ve Toplum zindanından kurtulan insan anlamsızlık ve boşluk duygusunun bunalımına düşmektedir. Niçin? Çünkü özgür değil, dördüncü zindanın tutsağıdır. Önceki üç zindandan kurtulması ile mutsuzluğu da başlamaktadır. Bir yazarın dediği gibi, bir zorlayıcı gücün sınırları içinde uykuya dalan insan için 'ne yapayım bilmiyorum!' bunalımı, eziyet ve zahmeti yoktur. Çünkü bir girişimde bulunmaz. Gelgelelim çağdaş insan 'ne yapacağı' konusu her zamankinden fazla güç sahibidir. Ne var ki 'ne yapması gerektiği'ni de her zamankinden az bilmektedir. Bu üç zindandan kurtulmuş olması gereken, doğaya egemen veya kendi toplumuna egemen olan insan kendi zindanı içinde çaresi ve tutsaktır. Niçin öz zindanından çıkamıyor peki? Bu zindandan kurtulmak zordur çünkü. Zordur, çünkü üç önceki zindanın benim varlığımı çevreleyen dört duvarı vardı ve ben orda tutsaktım. Tutsak olduğumun bilincinde idim. Yerçekimi gücünde idim, hatta göçebe olduğum dönemlerde bile bu bilincim vardı. Irmak kenarında olduğunu, şu halde ister istemez balıkçılıkla geçinmem gerektiğini, yöremde yalnızca orman bulunduğunu, şu halde yazgımın avcılık olduğunu biliyordum. Bu zorlayıcı güçleri geçmişte duyumsuyordum. Ne var ki bu dördüncü zindanın duvarları çevremi kuşatmıyor. Bu zindanı kendimle birlikte taşıyorum. Bu sebeple, bu zindanın bilincine varmak ve onu tanımak, bütün diğerlerinden de güçtür. Zindanla tutsağı birleştirmektedir. Hastalık ve hasta birleşmektedir. Bu sebeple bu hastalıktan sağalmak çetindir.


Başka bir güçlük de şuradadır: İnsan bilim ile, Doğa'nın zindanından, Tarihin zindanından, toplumsal kurallara egemen Düzenin zindanından kurtulabilir. Fakat yazık ki, kendi zindanından bilim ile kurtulamaz. Çünkü bilginin kendisi de tutsaktır. Bu bilimin kendisi, bir tutsağın bilimidir. 'Kendi'm dendiğinde, bunun kendisinde gömülü bulunan özgür ben olduğunu algılayamamaktadır. Özgür bir ben olarak değil, salt ve genel anlamı ile bir insan, bir kendi olarak ancak algılayabilmektedir. Doğa, Toplum ve Tarih zindanından boşanması gerekmekte ve boşanmaktadır, gelgelelim sonra anlamsızlık ve boşluk içine duşmektedir. Burada bir formül sunmak istiyorum: Bu alanda bir yasa var ki Adem'in yaratılışı'nın başlangıcından bugüne değin doğrudur ve geçerlidir. İnsan, maddi yaşayışında bu yolu boylar, fakat unutmayalım: Ancak maddi yaşamı için bu yasa geçerlidir. İnsan'ın önce ihtiyacı, gereksinimi vardır. Sonra bolluğa, refaha erişir. Daha sonra boşluk ve anlamsızlık duygusuna kapılır. Bundan da başkaldırmaya geçer. Sonunda perhizkâr ve içe dönük bir dönem gelir. Egzistansiyalizm (varoluşçuluk) ve hippilik akımı (ABD'de türeyen ve diğer ülkelere yayılan gençlik akımı mensubu. Simgesi, çiçektir.) Bu yasaya uygun olarak belirmiştir. Bizim eski ağalar ve soylularımızın Tasavvufa düşmeleri, Hind ve Çin ağa ve soylularının gizemci (mistik) bir 'nirvana' (hırslarını, tutkularını yok edebilen, kendini yenebilen kişinin varabileceği üst manevi basamak.) anlayışı içinde maddi yaşamı yadsımaları da bu yasaya dayanır. Bugünün burjuvazi düzeninde yeni neslin tüketimi ve maddi yaşayışı hippice yadsımaları da bu yasaya göredir ve bundan başka da olamaz.

İnsan, onlara erişemediği sürece günlük maddi istek ve özlemlerine değer verir, erişince de boşluk ve anlamsızlığa düşer. İnsanın ülküsü, özlemi, öylesine yüce olmalıdır ki, bir noktaya bağlı kalmasın. Yoksa bu ülkü, duruş ile, durak sonuçlanır ve duruş da anlamsızlık ve boşluk bunalımına iletir. Doğaldır ki, kendi zoru içinde tutsak olan insan Doğa'ya egemen olsa bile yine de silahlı bir acizdir.

Jean Isole diyor ki:

Bir yazar, baştan aşağı silaha, tepeden tırnağa altına garkolmuş, fakat içindeki dermansız bir dert dolayısıyla acı çeken bir şehzadeyi öyküsünün kahramanı olarak anlatıyordu. O, bugünkü Fransa'nın bu şehzadeye benzediğini söyler. Sadece bugünkü Fransa değil, çağdaş insan her zamankinden daha çaresiz fakat silah kuşanıp altınlara garkolmuş şehzadedir.

Hollanda'da Rotterdam'da kentin büyük meydanının ortasında çok ilgi çekici bir heykel vardır. Heykel taştandır, ancak bütün eklemleri birbirinden ayrılmıştır. Mesela boyun azıcık yana eğri, dirseği kolunun yanına doğru, diz ve bilekleri de böyle! Öyle ki Meydan'ın ortasında duran bu heykele uzaktan baktığınızda, hafif bir yer eserse bu heykel yıkılıp-dökülür diye içiniz oynar. Oysa heykel taştan yontulmuştur. Heykeltraş, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki insanı simgelemek istemiştir. Fakat, bu heykel çağdaş insanın simgesidir. Her zamankinden daha güçlü, kaya gibi, fakat her zamankinden çok mahvolacağı tasası içinde. Bu niçin böyledir? Çünkü üç zindandan kurtuluş onu şimdiye değin sahip olmadığı büyük bir güç vermiş, ancak yine aynı adam, buradan Merih'in bombalama gücünde olduğu, buradan karmaşık bir makineye Ayküresine veya uçsuz-bucaksız uzaya yöneltip gidebilir durumda büyük bir bilgin olduğu halde, başka bir yerde aylığına 10 riyal zam yapılıncı oraya gidecek ve buraya karşı çıkılacak ölçüde zayıf olabilecektir. Köleliğin Afrika'nın bazı yörelerinde henüz var olduğunu işitirdim. Çok geri kalmış ve bozulmuş yarı vahşi bazı Afrika kabileleri bulundukları bölgeden alıp başka bir yörede sattıklarını duyardım. Fakat kendi gözlerimle gördüğüm kölelik Batı'nın kendisinde Cambridge'in merkezinde (Oxford ile birlikte İngiltere'nin en önemli üniversite kenti) Sorbonne'un merkezinde (Paris Üniversitesi merkezi) idi. Kaçak pazarlarda vahşi kabile mensuplarının değil, en üstün insan beyinlerinin pazara çıkarıldığını gördüm. Artırma masasına çekiç vuruluyordu: -Sen ne veriyorsun!-O ne veriyor! Deniyordu. Kara Çin'inden, Sovyetler'den Kuzey Amerika'dan, Avrupa'dan önemli firmaların büyük sermayedarları geldiler.

-Beyefendi, bu filan sınıfta ikinci olan öğrencidir. Ne verirsin buna?
-Biz mi beyefendi? 15.000 riyal veririz.
Oradan bir diğeri atılır:
-Biz üstelik bir de otomobil veririz.
Üçüncüsü:
-Ben bir de şoför veririm.


Söz konusu olan kişi de, bir o patrona bakar, bir bu patrona bakar, kararsızdır, kimi seçse ki? Sonunda en çok veren birini seçer. Niçin? Çünkü tutsak, esir bir insandır. Kabul etmesi ricaları ile çağrılan ve yüzin dinar verilmek istenen bu kimse, işte toplumu Doğa zindanından kurtarabilecek insandır, yahut insanı Toplum zindanından çıkarabilecek bir ideolog veya toplumbilimcidir, ya da insanı Tarih zindanından çıkarabilecek feylosofun ta kendisidir.

Gel gelelim, kendi kendinin ne ölçüde zebunu olduğunu görüyoruz. Bu yüzden de köle durumuna gelmiştir. Bir köle insanlığı özgür kılamaz. Kendisi de üç önceki zindandan kurtulmuş olsa bile özgür değildir. İşin çetin yanı şuradadır ki bu dördüncü zindan insanın kendi boyutları arasında, insanın bir parçası gibidir. Bilgin insan, kendi dışında olan zindanlardan kurtulsa bile, kendine karşı başkaldırıp özgür olamaz.

...

Kolayca ele geçirilemeyen bu korkunç dördüncü zindandan, insan, aşk gücü ile kurtulabilir. Aşk, akıl ve mantığın ötesinde, bizi kendimize başkaldırmaya ve kendimizi (nefs-i emmare) yadsımaya çağırır. Gereğinde bir ülkü veya başkası uğruna fedakarlık etmeye çağırır. Bu, insan olma sürecinin en üst aşamasıdır.

Sözlerimin özüsmiley özgür kılıcı, yaratıcı, bilinçli insan; Doğa, Tarih ve Toplum düzeni zindanlarından bilim ile kurtulur. Dördüncü zindandan ise din ile kurtulur, aşk ile kurtulur. Radhakrishnan'ın (18888-1975 Hind feylosofu) dediği gibi: 'Biz insanlar, insan olma ödev ve sorumluluğu ile, bir işbirliği andına çağrılıyız. Nasıl bir ahd ve and? Öyle bir and ki, bu and ile insan, Tanrı ve aşk, başka bir yaratış ve başka bir insan için koyulurlar. Budur insanın sorumluluğu'

İNSANIN DÖRT ZİNDANI
Dr. Ali Şeriati
Kaynak:Esmer Dergisi
Atlanılacak Forum:
Yeni İncelemeler
Konu Kategori Yazar Görüntülenme Tarih
İslam İnqılabı’nın 31. yıldönümünde, dün ve bugününe kısa bir nazar ve alınacak dersler -2- Selahaddin Eş Çakı - Köşe Yazıları eynasnet 105 16-02-2010 19:14
Bir büyük ‘inqılab’ın, ‘İslam İnqılabı’nın dün ve bugününe kuşbakışı bir nazar.. Selahaddin Eş Çakı - Köşe Yazıları eynasnet 88 16-02-2010 19:12
Hadi Açıkla Başbuğ Ahmet Altan - Köşe Yazıları eynasnet 144 16-02-2010 18:52
28 şubat süreci ve Müslümanlar Rıdvan Kaya - Köşe Yazıları eynasnet 147 16-02-2010 18:50
Orta Sınıf Ali BULAÇ - Köşe Yazıları eynasnet 92 16-02-2010 18:43
Zenkırt katliamı Ali BULAÇ - Köşe Yazıları eynasnet 548 07-05-2009 18:02
Katliam ve barış Ahmet Altan - Köşe Yazıları eynasnet 513 07-05-2009 17:55
Konuşma âdâbını ’Devlet’i yönetenler de öğrenecek mi? Selahaddin Eş Çakı - Köşe Yazıları eynasnet 483 07-05-2009 17:44
Kendimizi yanlış anlıyoruz Ali BULAÇ - Köşe Yazıları eynasnet 253 04-05-2009 17:25
Evet, ‘muqatele’, ‘büyük felâket /meds yeghern’ idi.. Selahaddin Eş Çakı - Köşe Yazıları eynasnet 203 29-04-2009 17:27
'Büyük felaket!' Ali BULAÇ - Köşe Yazıları eynasnet 260 29-04-2009 17:25
Üye Girişi
Kullanıcı Adı

Şifre



Üye Olun!

Şifremi Unuttum?
Şifrenizi öğrenebilmek için Buraya Tıklayın.
Köşe Yazıları


Ali BULAÇ
Orta Sınıf


Rıdvan KAYA
28 şubat süreci ve Müslümanlar


Ahmet ALTAN
Hadi Açıkla Başbuğ


İrfan SİNCAR
Filistinli çocuk


Selahattin EŞ ÇAKIR
İslam İnqılabı’nın 31. yıldönümünde, dün ve bugününe kısa bir nazar ve alınacak dersler -2-

Köşe Yazıları(İktibas)
Nuh Gönültaş
Solcular haklıydı am...

İhsan Eliaçık
Böyle kuruldu Medine

Sibel ErAslan
“ROLEX”i...

Hamza Türkmen
Kürt Sorununun Asli ...

Şükrü Hüseyinoğlu
Cahiliyeden ayrışma,...

Hasan Cemal
Karayılan: ‘Fe...

Hasan Cemal
Karayılan: PKK artık...

Yasemin Çongar
Devletin silahıyla k...

Mümtazer Türkönü
MHP'nin Kürt politikası

Hakan Albayrak
İsrail Rahatsız Olmu...

Anket
Sitemizi nasıl buluyorsunuz?

iyi

fena değil

kötü

Ankete katılabilmek için üye olmanız yada üye girişi yapmanız gerekmektedir.
Haksöz Haber
Images: haksozhaber2.jpg

Her Hakkı Saklıdır© Eynas.net 2008

Powered by PHP-Fusion v6.01.18 copyright © 2003-2007 by Jick Nones.
Released as free software under the terms of the GNU/GPL license.


378,388 Tekil Ziyaretçiler
Modified By: Biztr.NET

XHTML CSS